AKADEM<İ>KTİSAT

 

 

TÜRKİYE’DE BANKACILIK KRİZLERİNİN ÖNLENMESİNDE RİSK YÖNETİMİNİN YETERSİZLİĞİ VE STRATEJİK BİR YAKLAŞIM

 

 

 

İÇİNDEKİLER:

 

1. GİRİŞ

 

2. RİSK YÖNETİMİNİN TEORİK ÇERÇEVESİ: TANIM, SINIFLAMA VE AMAÇ

2.1. Tanım

2.2. Sınıflama

2.2.1. İç Riskler

2.2.2. Dış Riskler

2.2.3. Risk Yönetiminin Amacı

 

3. TÜRK BANKACILIĞINDA RİSK KAVRAMI VE RİSK YÖNETİMİ

 

4. RİSKE MARUZ DEĞER (VALUE AT RISK) METODOLOJİSİ (RMD) VE BANKA KRİZLERİNİ ÖNLEMEDEKİ ROLÜ

4.1. Riske Maruz Değer Metodolojisi (RMD)

4.1.1. Varyans / Kovaryans Yaklaşımı (VCV)

4.1.2. Geçmiş Fiyat Simülasyon Yaklaşımı (HPS)

4.1.3. Yapısallaştırılmış Monte Carlo Yaklaşımı (SMC)

4.2. RMD Metodolojisinin Bankacılık Krizlerini Önlemedeki Yetersizliği

 

5. BANKA KRİZLERİNİ HABER VEREN ÖNCÜ MAKRO GÖSTERGELER

 

6. RİSK YÖNETİMİNE STRATEJİK BİR YAKLAŞIM

 

7. SONUÇ

 

 

 

1. GİRİŞ

            Türk Bankacılığı, Cumhuriyet tarihinin en zor dönemini yaşamaktadır. Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurulu (BDDK), 19 bankanın yönetimine el koymuş ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) kapsamına almıştır. Bu bankaların, başta yapısal olmak üzere çeşitli problemleri mevcuttur. Devredilen bankalar ve bunların dışında kalan diğer Yerli Bankalar, mali yapılarını alt üst eden FAİZ / KUR / LİKİDİTE RİSKİ ile karşı karşıya kalmışlardır. Son iki yılda (2000-2001) yaşanan krizler, bankaların varlıklarının önemli bir kısmını oluşturan Devlet İç Borçlanma Senetlerinin (DİBS) değerlerini düşürmüş, 7500’lerle ifade edilen faiz oranları ile bankalar tarafından piyasadan para talep edilmiş ve/veya döviz borçları olan bankalar, sabit kurdan dalgalı kura geçilmesi nedeniyle bir gün sonra farkıyla döviz borçları için %40 fazla ödeme zorunluluğuyla karşılaşmıştır. Bu zorunluluk 06.09.2001 tarihi itibariyle %100’lere kadar çıkarak sürmüştür. Bunun sonucunda karlılık gerilemiş veya negatif olmuş, bazı bankaların sermayeleri büyük ölçüde erimiş ve de bankalar kredi verme fonksiyonlarını yerine getiremez olmuşlardır.

 

            Türk bankacılığında son yıllara kadar kredi riski ve operasyonel riskler dikkate alınmış, Hazine ve Fon yönetimi kavramları ise daha çok likidite ihtiyacını karşılama ve karlılık amaçlarına yönelik olmak üzere ele alınmıştır.

 

            Bu olağandışı gerileme dönemi, bankacılıkta risk kavramını tekrar gündeme getirmiş ve Risk Yönetimi kavramının uygulamaya geçirilmesini bir zaruret haline getirmiştir. Bu çerçevede BDDK tarafından Şubat 2001’de şu yönetmelikler yayınlandı

·         Bankaların Sermaye Yeterliliğinin Ölçülmesine ve Değerlendirilmesine İlişkin Yönetmelik

·         Bankaların İç Denetim ve Risk Yönetimi Sistemleri Hakkında Yönetmelik

 

            Belirtilen yönetmelikler, yeni ve zorunlu kurallar getirerek bankacılığın risklerini azaltmak istemektedir. Bu yönetmelikler ise standart “Risk Yönetimi” kurallarını ve oranlarını ihtiva etmektedir.

 

            Bu çalışmada, Risk Yönetimi ve özellikle Piyasa Riski için kullanılan “Riske Maruz Değer” (Value at Risk) kavramı ve uygulamalarının Türkiye için -tek başına- geçerli olamayacağı üzerinde durulmakta ve alternatif olarak “Stratejik Yönetim Yaklaşımı”nın uygulanması gerektiği ileri sürülmektedir.

 

            Çalışmada, öncelikle Risk Yönetimiyle ilgili teorik bir çerçeve oluşturulmuş, daha sonra Risk Yönetiminin neden etkili olamayacağı sorusuna cevap verilmeye çalışılmıştır. Daha sonra stratejik yönetimin gerekliliğine ilişkin somut örnekler aktarılmış ve alternatif teklifler sıralanmıştır.

 

            Stratejik yaklaşım çerçevesinde risk yönetiminde meydana gelecek anlayış değişikliği, bankaları uluslararası standartlara kavuşturacak ve sonuçta mali olarak daha güçlü bir yapıya sahip kurumlar haline gelmelerine imkan sağlayacaktır. Dolayısıyla, Devlet/Banka/Müşteri ilişkileri sağlıklı olunca sistem aksaksız, güvenli ve ucuz çalışabilme yeteneğini elde edecek ve daha az riske maruz kalacaktır.

 

 

2. RİSK YÖNETİMİNİN TEORİK ÇERÇEVESİ : TANIM, SINIFLAMA VE AMAÇ

 

2.1. Tanım

            Risk yönetimi, işletmenin kendisinin veya başka bir kuruluşun varlıklarını ve kazançlarını tehdit eden, tehlikeye sokan risklerin tanımlanması, ayırıma tabi tutulması, ölçülmesi ve ekonomik anlamda kontrol edilmesidir (Yurdakul, 1991).

 

            Bankacılık, esas itibariyle risk alma üzerine kurulu bir sisteme dayanır. Fertlerden ve kurumlardan toplanan fonlar, üçüncü şahıs veya kuruluşlara kullandırılırken risk faktörü daima ön plandadır.

 

2.2. Sınıflama

Bankacılıktaki riskler, temel olarak iki ana başlıkta ele alınabilir. İç ve dış kaynaklı riskler... İç riskler, işletmelerin kendi yapı ve operasyonlarından kaynaklanır. Dolayısıyla, gerekli mekanizmanın sağlanmasıyla kontrol edilebilmeleri mümkündür. Dış riskler ise, işletme dışından kaynaklanırlar ve işletmece kontrol edilebilmeleri mümkün değildir. İç (Bessis, 2000) ve Dış riskler, aşağıda tablo ile sınıflandırılmıştır.

 

TABLO 1 : BANKACILIK RİSKLERİ

 

I – İÇ RİSKLER

II – DIŞ RİSKLER

 

 

Kredi Riski

Hukukî Faktörler

Likidite Riski

Politik Faktörler

Faiz Oranı Riski

Sosyal Faktörler

Döviz Kuru Riski

Diğer Ekonomik Faktörler

Sermaye Yetersizliği Riski

 

Piyasa Riski

 

 

Şimdi bu risklerle ilgili kısa tanımlamalar yapalım.

 

2.2.1. İç Riskler

Kredi Riski: Kredi riski, potansiyel kayıplar açısından büyük bir önem taşır. Bu risk, müşterilerin geri ödeme sıkıntısına düşmelerinden kaynaklanır. Kredi riski, kullandırılan kredinin geri dönmeme halini ifade eder. Geri ödeme darlığına düşülmesi, muhataba verilen borcun tamamen veya kısmen kaybına sebep olur.

 

Likidite Riski: Bankalar, taahhütlerini zamanında yerine getirebilmek amacıyla mevcutlarında nakit değerler ya da nakde tahvil kabiliyeti yüksek finansal araçlar bulundurmak durumundadırlar. Eğer bir banka, taahhütlerini karşılayabilecek söz konusu araçlara sahip değilse, likidite riski ile karşı karşıya demektir. Bu risk, özellikle kısa vadeli varlıklarının yine kısa vadeli taahhütlerini karşılayamama durumunda ortaya çıkar.

 

Faiz Oranı Riski: Bu risk, faiz oranlarındaki hareketlenmelerden kaynaklanır. Faiz riski, aktif kalemleriyle pasif kalemleri arasında vade ya da faiz bazında bir uyumsuzluk olması veya değişken faizli mali yükümlülüklerin gelecekteki nakit akımları ve gelir/gider üzerinde belirsizliğe yol açması halinde ortaya çıkar.

 

Döviz Kuru Riski: Kur riski, kurlardaki değişmelerden kaynaklanan kazanç ve kayıplarla ilgilidir. Bu risk, yabancı para temelli işlemlerde, yabancı paraların yerli paraya ya da birbirlerine karşı değerlerinin değişmesi halinde ortaya çıkar. Sonuç itibariyle bu da kar veya zarara yol açar.

 

Sermaye Yetersizliği Riski: Bankaların mevcut sermayeleriyle, gerçekleşen risklerinden oluşan kayıplarını telafi edebilme gücünü ifade eder. Eğer mevcut sermayesi söz konusu risklerin sebep olduğu kayıpları karşılamaya yeterliyse risk düşük demektir. Veya tersi geçerlidir.

 

Piyasa Riski: Bankaların sahip oldukları bir ya da toplamda birden fazla ticari varlığın işleme tabi tutulabileceği süre dahilinde piyasada meydana gelen beklenmeyen olumsuz dalgalanmaların sebep olduğu kayıp veya beklenenden düşük seviyedeki kar halini ifade eder. Pazar riski herhangi bir zaman zarfında meydana gelebilir.

 

2.2.2. Dış Riskler

Hukukî Faktörler: Ülke içinde veya dışında yapılan mevzuat değişiklikleri, bankaların yaptıkları işlemlerin uygunluğu açısından önemli bir engel niteliğindedir. Eğer yapılan bir işlem değişen mevzuata aykırılık arz ediyorsa, iptali gündeme gelebilir ki mevcut halde işlemden bir kar elde etme durumu söz konusu ise bunun tersine dönmesi riski belirebilir. Örneğin, borç verilen bir ülkede, para transferine sınırlama getirilmesi durumunda, banka tahsilatta sıkıntı ile karşılaşabilir.

 

Politik Faktörler: Ülkenin politik yapısında meydana gelen değişmelerin sebep olacağı risk halini ifade eder. Örneğin, bir ülkedeki rejim değişikliğiyle yurtdışı ödemelerinin yasaklanması halinde söz konusu ülkenin bankasına sağlanmış olan bir sendikasyon kredisinin geri ödemesinin belirsiz hale gelmesi.

 

Sosyal Faktörler: Bir ülkede ortaya çıkan karışıklıkların, meydana gelen sosyal patlamaların sebep olduğu güvensizlik ortamının bankacılık piyasasına da sıçraması halinde karşılaşılabilecek risktir. Örneğin iç savaşların yol açtığı karışıklıklar dolayısıyla meydana gelen güvensizlik sonrasında, halkın tasarruflarını bankacılık kesiminden çekmek istemeleri durumu.

 

Diğer Ekonomik Faktörler: Gerek ülke ekonomisinde ve gerekse dünya ekonomisinde meydana gelen olumsuzlukların ,haliyle, bankacılık piyasası üzerinde direkt etkisi olacaktır. Bunun yol açacağı potansiyel kayıpları ifade eden bir risk faktörüdür. Örneğin, faiz hadlerinin yükselmesi nedeniyle kredi talebinin daralması. Veya başka bir ülkede meydana gelen bankacılık krizinin yurtiçi bankacılık kesimini de olumsuz bir şekilde etkilemesi hali.

 

2.2.3. Risk Yönetiminin Amacı

Risk yönetiminin esas amacı, riski ortaya koymak ve bunu kontrol etmek için ölçülebilir hale getirmektir. Bunun gerçekleştirilebilmesi, çeşitli fonksiyonların icra edilmesini sağlar. Bu fonksiyonlar aşağıda sıralanmıştır (Bessis, 2000):

 

 

3. TÜRKİYE BANKACILIĞINDA RİSK KAVRAMI VE RİSK YÖNETİMİ

            Ülkemizde, 1980’lere kadar kısıtlı kambiyo rejiminin uygulanması nedeniyle risk algılaması, daha çok operasyonel riskler (yanlış işlemler, suistimaller vb.’den kaynaklanan riskler) üzerinde yoğunlaşmış ve teftiş kurulları bu süreçte büyük önem kazanmıştır. 1980’li yıllardan itibaren bankacılık kesiminde -ekonomideki liberalleşmeye paralel olarak- faizlerde, döviz kurlarında ve menkul kıymet fiyatlarında önemli ölçüde dalgalanmalar olmuştur. Bu gelişmeler, bankaları risk yönetimi tekniklerini göz önünde bulundurmaya itmiştir. Bankalar, risk yönetimi uygulaması için kurdukları alım-satım odalarında (dealing room) uluslararası para, döviz ve sermaye piyasaları ile sürekli iletişim içinde bulunmaya başlamışlardır. Buna paralel olarak Fon yönetimi (hazine) birimleri kurulmuştur.

 

            2000’li yıllara gelindiğinde ise liberal ekonomik bir piyasaya sahip olan ülkelerde, 1980’lerden beri gündemde olan risk yönetimi teknikleri, Avrupa Birliği(AB)’ne giriş süreci gereği ve bankacılık kesiminde belirginleşen kırılgan yapı nedeniyle Türk bankacılığında da gündeme gelmiştir. Fakat bu tekniklerin çoğu mali derinliği yeterli seviyede olan piyasalarda uygulanabilir niteliktedir. Çünkü risk yönetiminin gerektiği gibi gerçekleştirilebilmesi için sağlam bir finansal piyasa yapısına sahip olmak kaçınılmazdır. Bu kapsamda, gerek fertler ve gerekse özel-kamu kurum ve kuruluşları piyasayla iç içe olmalıdırlar ki risk yönetimi uygun bir şekilde gerçekleştirilebilsin. Böylece, derinliği olan bir piyasada döviz, faiz, kredi gibi finansal enstrümanlar arasında serbest hareket kabiliyeti mevcut olur.

 

            Türkiye’de finansal enstrümanlar açısından piyasa yapısı, risk yönetimini uygulamaya müsait olmamıştır. Zaten bu ortamda, bankalar da risk yönetimi çerçevesinde fazla hareket imkanına sahip değildirler. Bu kapsamda bankaların yoğunlaştığı temel enstrümanlar, faiz riskini barındıran DİBS ve kur riskini barındıran sendikasyon kredileridir. Dolayısıyla bankacılık kesimi, ağırlıklı olarak bu iki enstrümanın gerektirdiği riski taşımışlardır. Bununla birlikte söz konusu riskler, bir şekilde devletle bağlantılı olmaları, yani devlete transfer edilebilme özelliğine sahip olmaları itibariyle, risk yönetiminin bankalarca uygulamaya geçirilmediği görülmektedir.

 

            Peki ne yapmıştır bankalar? Örneğin, topladıkları fonları, reel kesime kredi vb. amaçlı olarak kullandırmaları gerektiği halde bundan kaçınarak, söz konusu fonları ağırlıklı olarak, iç borçlanma mekanizmasına aktarmışlardır. Böylece risklerini, devlete transfer ederek, minimize etmeyi hedeflemişlerdir. Aynı şekilde, özellikle yurtdışından sağlanan sendikasyon kredilerinde de benzer bir durum söz konusudur.

 

            Açık Pazar ekonomisi refleksleri henüz tam anlamıyla oturmamış olan Türk bankacılığı, bu süreçte uzun vadeli stratejik planlama yapmadığı gibi Pazar Riski (Market Risk) kavramı çerçevesinde piyasada oluşacak dalgalanmalara karşı belirgin bir risk yönetimi de uygulamamıştır. Buradaki soru şudur: “Türk bankacılığı, riske maruz değer (Value at Risk) kavramının gerektirdiği uygulamaları gerçekleştirmiş olsaydı, kriz dönemlerini başarıyla atlatabilir miydi?” Takip eden başlık altında bu soruya cevap aranmaya çalışılacaktır.

 

 

4. RİSKE MARUZ DEĞER (VALUE AT RISK) METODOLOJİSİ (RMD) VE BANKA KRİZLERİNİ ÖNLEMEDEKİ ROLÜ

 

4.1. Riske Maruz Değer Metodolojisi (RMD)

            Riske maruz değer, belli bir anda ve belli bir güven seviyesinde beklenmeyen potansiyel kayıplarla ilgili istatistiki bir ölçüdür. RMD, düzenleyici şartları karşılama amaçlı olarak kullanılan dahili bir model olması yanında, kurumlarda risk yönetimini sağlayan standart bir ölçü haline de gelmiştir. (ARMS Information Technology, 2001) RMD, farklı birtakım uygulamalarda da kullanılabilmektedir.

 

            RMD’de geleneksel risk ölçümlemesi bir tarafa bırakılmakta, bunun yerine bu risklerin taşındığı enstrümanlarla ilgili istatistiki veriler dahilinde birtakım hesaplamalar yapılmaktadır.

 

            Geleneksel yöntemlerle kıyaslandığında, RMD yönteminin birçok faydası vardır. Çünkü RMD değerler halinde ifade edilmektedir ve senteze dayalıdır. İlaveten, RMD metodolojisi direkt olarak sermaye yeterliliği konusunda tatbik edilen Riske Maruz Sermayenin (CAR=Capital at Risk) tanımlanmasında da kullanılır. Bu ilerleme, diğer ölçülere göre bir üstünlük arz etmektedir. Aşağıda tabloda geleneksel risk ölçüleri ile RMD metodolojisi arasındaki nitelik farkları görülmektedir.

 

TABLO 2 : GELENEKSEL RİSK ÖLÇÜLERİNDEN RMD METODOLOJİSİNE

PAZAR RİSKİ

 

KREDİ RİSKİ

 

 

*Risk Ölçüleri

 

*Derecelendirmeler

 

 

  Değişmeler

 

*Vadeler

=>

 

  Duyarlılıklar

 

*Endüstriler

 

 

*Piyasa Değerleri

 

*İzleme Listeleri

 

 

 

 

*Yoğunlaşma

=>

*RMD*

 

 

*Portföy Tespiti

 

 

 

KIYASLAMA?

 

=>

ÖLÇÜLER

 

 

 

 

VE

 

FAİZ ORANI RİSKİ

 

=>

RİSK

 

*Açıklar

 

 

LİMİTLERİ

 

  Likidite

 

 

 

 

  Faiz Oranı

 

=>

 

 

*Yükümlülük ve Varlıkların Vadesi

 

 

 

 

            Tablo; Pazar, Kredi, Likidite ve Faiz risklerinin kontrolü ve yönetilmesinde kullanılan göstergeleri belirtmektedir. Bu göstergeler, potansiyel kayıpları ölçmemektedirler. RMD ise bunların tamamını birleştirmekte ve oluşan kayıpların boyutu hakkında bilgi vermektedir. RMD, bu tür özel ölçülerin yerine geçen bir metodoloji değildir, fakat onları özetlemektedir.

 

            RMD hesaplamaları, temelde üç metoda dayanmaktadır. Bunlar aşağıda kısaca ele alınacaktır (Kentbank, 2001). Söz konusu metotlara ayrıntılarıyla değinilmeyecektir. Fakat temel seviyede bilgi verilmesi yolu tercih edilecektir.

 

4.1.1. Varyans / Kovaryans Yaklaşımı (VCV)

            Bu yaklaşım, farklı RMD oluşturma metotlarının en basitidir. Temeli, farklı portföy enstrümanlarının nakit akım toplamının parçalarına dayanmaktadır. Nakit akımı tüm portföyün unsurlarıyla birleştirildiğinde, gerekli olan farklı portföy RMD aşamalarının (teşebbüs büyüklüğü, departmanlar vs.) genişliği hesaplanabilmektedir.

 

Portföy RMD = (CF’ * VCV * CF) ^ 0,5

CF ve CF’ nakit akım matrisini ; VCV ise Varyans / Kovaryans matrisini ifade etmektedir.

 

4.1.2. Geçmiş Fiyat Simülasyon Yaklaşımı (HPS)

            HPS; döviz kuru, faiz oranı, hisse senedi ve mal gibi genel enstrümanlardan oluşan bir portföyün değerini sürekli bir şekilde yükseltmek için geçmiş piyasa verilerini kullanır ve sonuçta bir porföy kazanç dağıtımını sağlar. Buradaki varsayım, gelecekteki fiyatların yani fiyat değişmelerinin, geçmişteki değerlerinden çok fazla sapma göstermeyeceğidir. Bu yaklaşımda, müşteri portföyünün değeri, öncelikle cari günün kapanış fiyatlarıyla yükseltilir. Daha sonra, hedeflenen günün oran ve fiyatları üzerinden tekrar bir değer artışına tabi tutulur.

 

4.1.3. Yapısallaştırılmış Monte Carlo Yaklaşımı (SMC)

            Bu yaklaşım, hareketli oran veya fiyatların, portföyün değerini yükseltmek için kullanılması ve dolayısıyla portföy kazanç dağıtımının oluşturulması amacıyla kullanılır. Bu süreçte, geçmişteki fiyatlar yerine portföy değerlerindeki bir değişim dizisinin portföy dağılımını tesis etmesi için rastgele seçilmiş temel enstrümanların bir genel piyasa fiyatı kümesi kullanılır. Doğası gereği metodoloji, geçmişteki fiyatları dikkate alan metotlardan ziyade ileriye yönelik fiyatlara bağlıdır.

 

4.2. RMD Metodolojisinin Bankacılık Krizlerini Önlemedeki Yetersizliği

            RMD Yaklaşımı, çok sayıda finansal enstrümanın mevcudiyetinin olduğu derinlikli piyasalarda anlam ifade etmekte ve bunlar için dengeleme (offset) yapılmasına imkan tanımaktadır. Türk bankacılığının ise, DİBS ve yabancı para borç alacakları dışında, portföyünde tuttuğu uluslararası finansal enstrümanlar (Arjantin bonoları, Tayland hisseleri vb.) yok denecek kadar azdır.

 

            Dezenflasyon programı uygulayan ülkelerde, pazar riskini ölçmekte kullanılan RMD metodolojisi çerçevesinde BIS (Bank for International Settlements) tarafından belirlenen asgari sermaye yeterliliği rasyosunun (risk ağırlıklı aktiflerin en az %8’i kadar sermayenin tutulması) uygulandığı bankaların da iflas ettiği görülmüştür (Humanitas Eğitim, 2001).

 

            Yine BIS tarafından yapılan bir çalışmada, %8’lik asgari sermaye yeterlilik rasyosunun gelişmekte olan ülkelerde gerçekte olması gerekenin altında olduğu, dolayısıyla bu rasyoyu uygulamanın çok anlamlı olmayacağı belirtilmektedir. Bazı ülkelerde mevcut olan ve olması gereken oranlar aşağıda tablo ile verilmiştir (BIS, 1996).

 

TABLO 3: BAZI ÜLKELERİN MEVCUT VE OLMASI GEREKEN SERMAYE YETERLİLİK ORANLARI

ÜLKELER

MEVCUT ORANI

OLMASI GEREKEN ORAN

Hindistan

8

9,5

Hong Kong

8

17,5

Kore

8

9,3

Endonezya

8

11,9

Tayland

8

9,3

Şili

8

10,7

Brezilya

8

12,9

Meksika

8

11,3

İsrail

8

10,7

USA

8

12,8

Japonya

8

9,1

 

            Tabloda da görüldüğü gibi, risk esaslı sermaye yeterlilik oranı (sermaye/risk esaslı aktifler oranı = %8) uygulansa dahi bu haliyle, gelişmekte olan ülkelerde fiilen olması gereken oranın altında kalmakta ve risk yönetimi açısından güveni sağlayıcı yeterlilikte olamamaktadır.

 

            Sermaye yeterlilik standartlarını karşılamak için gerekli öz kaynağın yüksek bir maliyeti mevcuttur (Aksi halde, kanuni bir gereklilik söz konusu olmazdı.). Dolayısıyla, yüksek maliyetli sermayenin artırılması, bankaların imtiyaz değerini düşürmektedir. Önemli ve kesin olan sonuç ise finansal piyasaların liberalizasyonunun, yani rekabetin artmasının ve mevduat faiz oranlarındaki üst sınırlamanın kaldırılmasının, bankanın imtiyaz değerini azalttığı ve risk alınmasını teşvik ettiğidir. Bu da finansal sektör krizleri ve liberalizasyon arasındaki sistemik ilişkinin temel sebebidir... Öne sürülen iddia, sermaye yeterlilik standartlarının uygun seviyede belirlenmesinin ve katı biçimde uygulanmasının çok kolay olmayacağıdır. Benzeri olumsuzluklar aşağıda da belirtilmektedir (Stiglitz, 2001).

 

 

5. BANKA KRİZLERİNİ HABER VEREN ÖNCÜ MAKRO GÖSTERGELER

            Türk bankacılık sistemi, yaklaşan bir kriz için RMD metodolojisini etkili bir şekilde kullanamayacaksa ne yapmalıdır? Demirgüç-Kunt-Detragiace tarafından makro, finansal ve kukla (dummy) değişkenlerin dikkate alınmasıyla banka krizleri incelenmiş olup, bu değişkenlerin krizi hangi düzeyde haber verdiği, aşağıdaki tablo ile gösterilmektedir. Söz konusu değişkenler arasında, düşük GSYİH büyüme hızı, bankacılık krizi olasılığını açıklayan en önemli göstergedir (Humanitas Eğitim, 2001).

 

TABLO 4 : BANKA KRİZLERİNİN BELİRLEYİCİLERİ

DEĞİŞKENLER

(1)

(2)

(3)

(4)

Büyüme

-067***

(.025)

-.136***

(.039)

-.252***

(.063)

-.228***

(.059)

Dış Ticaret Haddi

-030*

(.019)

-.025

(.020)

-.043

(.027)

-.045

(.032)

TL/USD (%Artış)

.002

(.006)

-.001

(.007)

-.002

(.008)

-.012

(.012)

Reel Faiz

.088***

(.024)

.086***

(.025)

.131***

(.039)

.113***

(.035)

Enflasyon

.040***

(.016)

0.40***

(.018)

.053**

(.023)

.079**

(.035)

Bütçe fazlası/GSMH

.012

(.034)

.024

(.036)

.016

(3053)

.013

(.048)

Finansal Değişkenler

M2/Rezerv

 

-

-

 

.012**

(.005)

 

.014**

(.007)

 

.018**

(.009)

Kredi/GSYİH

-

-

.019*

(.012)

.033**

(.015)

.009

(.010)

Nakit/Banka Varlıkları

-

-

.009

(.016)

.018

(.023)

-.049

(.039)

Kredi Büyüme (%) (t-2)

-

-

.007

(.012)

.022**

(.010)

-.003

(.020)

Kurumsal Değişkenler

Kukla (a)

 

-.034

(.033)

 

-.090

(.055)

 

-0.158

(.079)

 

-

-

Fert Başına GSYİH

-

-

-

-

1.415**

(.738)

-

-

Kanun (b)

-

-

-

-

-

-

-.516**

(.238)

Gözlem Sayısı

546

493

395

268

a- Mevduata devlet güvencesinin olduğu dönemler için kukla değişken

b- Kanunların yaptırım gücünü gösteren endeks

 

Tablo ile ilgili Notlar:

Bağımlı değişken, kriz olduğu dönemlerde bir; diğer dönemlerde sıfırdır. Parantez içindeki sayılar standart sapma değerlerini; *, ** veya *** ise açıklayıcı değişkenin sırasıyla %90, 95 ve 99 güven aralığında anlamlı olduğunu göstermektedir.

(1) Şili, Peru ve Türkiye’yi kapsayan model.

(2) Şili, Peru, Singapur, İsveç, Türkiye, Britanya ve Zaire’yi kapsayan model.

(3) Bahreyn, Burundi, Şili, Kongo, Kıbrıs, Gana, Nepal, Nijerya, Papua Yeni Gine, Peru,

     Senegal, Singapur, İsveç, Tanzanya, Türkiye, Britanya ve Zaire’yi kapsayan model.

(4) Önceki modeldeki ülkelere ilaveten İsrail’i kapsayan model.

 

            Bu araştırma, düşük GSYİH’nin, yüksek bankacılık krizi olasılığını açıklayan en kuvvetli gösterge olduğunu; reel faizlerdeki ani bir artışın her dört ülke grubunda da %99 güven aralığında banka krizlerine işaret ettiğini, yerel para birimi aşırı değerli hale geldikçe bankacılık sektöründe kriz ihtimalinin yükseldiğini ifade etmektedir. Ekonominin dış şoklar karşısında kırılganlığını ölçen M2/Döviz rezervi rasyosu teoride olduğu gibi banka krizlerinde de anlamlıdır. Mevduat güvencesi sınırlarının genişletilmesinin de bir bankacılık krizinin habercisi olarak yorumlanabileceği ispatlanmıştır. Özetle, bu değişkenler modelde hesaplanan katsayı işaretleri yönünde gelişme gösterdiğinde bankacılık sektörünün krize girme ihtimali de artmaktadır.

 

            Yine Demirgüç vd. tarafından yapılan bir çalışmada, doğru alarm veren göstergelerden yarısının gerçekleşmesi halinde ekonominin; %45-50 oranında para krizine, %16-20 oranında da bankacılık krizine maruz kalabileceği ortaya konmaktadır. Bir diğer bakış açısıyla, doğrudan para krizine yol açan göstergelerin, bankacılık krizi oluşturma gücünün daha zayıf olduğu anlaşılmaktadır. Bu sebeple bankacılık krizleri, genelde para krizlerini takip eder ve para krizlerinin makro ekonomik ortamı daha da kötüleştirdiği zamanlarda patlak verir (Humanitas Eğitim, 2001).

 

 

6. RİSK YÖNETİMİNE STRATEJİK BİR YAKLAŞIM

            Parasal hareketliliğin çok yüksek olduğu ve piyasa derinliğinin oluşmadığı, finansal enstrümanların sınırlı olduğu ülkemizde risk yönetimi teknikleri, bankaların riskten korunması için anlamlı göstergeler oluşturmasına karşın tek başına kesinlikle yeterli değildir. Gelmekte olan krizin ilk belirtileri makro göstergelerden saptanabilir. Dolayısıyla Türk bankaları “Ekonomik Araştırmalar Birimleri” kurmak veya kurulu ise bunların çalışmalarından ekonomik hayatın gidişatına ilişkin daha çok yararlanmak zorundadır.

 

            Risk yönetimi kavramı çerçevesinde oluşturulan “sermaye yeterliliği rasyosu”nun katı bir şekilde uygulanması, ekonomik gidişatın kötü olduğu ülkelerde bankaları, sermaye artırmak için kredi vermemeye veya var olan kredileri geri çağırmaya zorunlu kılmaktadır. Bu da tüm finansal kurumların aynı pozisyonu almaları halinde var olan ekonomik gidişatı daha da kötüleştirmektedir. Zorunlu sermaye artırımı yerine bankaların verecekleri kredilerin sektörel dağılımı ve kullanım biçimleri kontrol edilebilir ya da kredilerin sermaye tutarı ile olan ilişkisi yakın takibe alınabilir ve sınırlamalar getirilebilir.

 

            Toplamda bankacılık sektörünün iyileştirilebilmesi için sermaye yeterliliği rasyosu ve takipteki krediler için karşılıklar ayrılması, maliyeti yüksek uygulamalardır. Bunun yerine, bankacılık sektöründeki iyileştirmeler için, “finansal liberalizasyon” sürecinde yavaş adımlar atılması gerekmektedir. Hızlı liberalizasyon, uzun dönemde dengelerini sağlamamış bankacılık sektörünü kırılgan hale getirmekte ve krize giden yolu açmaktadır.

 

            Bankaların iyileştirilmesi sürecinde, aktiflerin yeniden düzenlenmesi amacıyla kötü aktifler için devletçe tazminat ödenmesi gündeme gelebilir. Bir “Varlık Yönetim Kurumu” (Halihazırda bu özellikte bir şirketin kuruluş çalışmaları devam etmektedir.) ile takipteki kredilerin değerlerinin artırılması sağlanabilir veya kötü aktiflerin bankadan şirkete aktarılarak bankanın kredi vermek gibi temel faaliyet alanlarında yoğunlaşması sağlanabilir. Böylece, mevcut portföy değerinin düşme riski de azaltılabilir.

 

            Bankalar risk yönetimini yaparken, sadece günlük kar amacını gözetmemeli, fakat ülke ekonomisindeki sürekli dalgalanmaları dikkate alarak uzun vadeli planlar yapmalıdırlar.

 

            Bankalara ilişkin derecelendirme; krediler, sermaye ve banka sahip/sahipleri dikkate alınarak ayrı puanlamalara tabi tutulmalı ve bu bilgiler açıklanmalıdır.

 

 

7. SONUÇ

            Ülkemizde, ekonomik krize paralel olarak, yoğun bir bankacılık krizi de yaşanmaktadır. Bankacılık krizinden çıkış yolu olarak risk yönetimi tek başına bir çözüm yolu değildir. BDDK tarafından zorunlu hale getirilen “asgari sermaye yeterlilik oranı”, beklenen iyileştirici tesiri yerine bu bankalarca sermaye yeterliliğini sağlamak için kredilerin geri ödenmesi talebi nedeniyle aksi yönde etkiye sebep olarak ekonomik daralmayı daha da artırmaktadır. Bankacılık krizlerini önlemede bankacılar, krize karşı önlem almak için makro göstergelerden daha çok yararlanmalı ve risk yönetimi tekniklerini bu çerçevede uygulamalıdırlar.

 

            Ayrıca, bankalarla ilgili bilgiler; sermaye, krediler ve banka sahipleri hakkında olmak üzere ayrı ayrı puanlamalara tabi tutularak oluşturulmalı ve bu bilgiler şeffaflık prensibi çerçevesinde açıklanmalıdır.

 

 

* Faik Çelik, Mehmet Behzat Ekinci

İstanbul, İktisat, Doktora

cfaik@hotmail.com, mbekinci@akademiktisat.net

http://www.akademiktisat.net

** Alkım, Active, “Türkiye’de Bankacılık Krizlerinin Önlenmesinde Risk Yönetiminin Yetersizliği ve Stratejik Bir Yaklaşım”, Mart-Nisan 2002, ss.14-20.

 

 

 

FAYDALANILAN KAYNAKLAR

·         BESSIS, Joel.  Risk Management in Banking, John WILEY & SONS Ltd., West Sussex – England, March 2000.

·         GOLDSTEIN, Morris.  Banking Crisis In Emerging Economies: Origins and Policy Options, Economic Paper No:46, Bank For International Settlements, Monetary an Economic Department, Basle - Switzerland, October 1996.

·         STIGLITZ, Joseph E.  Finansal Düzenlemelere İlişkin Prensipler: “Dinamik Portföy Yaklaşımı”, Türkiye Bankalar Birliği Bankacılık Araştırma Grubu, 2001.

·         YURDAKUL, Tülin.  Risk Yönetimi, Lisansüstü Tezi, Marmara Üniversitesi, Bankacılık ve Sigortacılık Enstitüsü, Şubat 1995.

·         ARMS Information Technology, “Advanced Treasury Management Systems (ATMS)” www.arms.com/sg

·         Dezenflasyon Sürecinde Türk Bankacılık Sistemi ve Risk Unsurları, Humanitas Eğitim Merkezi, Eğitim Yayınları, Ocak 2001.

·         Risk Yönetimi, Kentbank, Basılmamış Çalışma, 2001.

 

 

 

Sayfa Başı